ŞİMŞEK

 

Nefes almak sıradan otomatik bir davranış olmaktan çıkmıştı. Artık kontrol edilmesi gerekiyordu. Ne kadar böyle sürecekti bilmiyorum. Dünya'da nefes aldığımız gibi nefes almak mümkün değildi bu ortamda. Hava, görünmez yoğun su taneciklerinden oluşuyodu. Su altında nefes alabilmek gibi bir deneyimdi. Cok kontrollü olmak gerekiyordu. Birimiz bir bardaktan (ne olduğunu hatirlamadigim) bir sivi içiyordu ki yanlışlıkla eski alışkanlığına dönüp, Dünya'daki gibi nefes almişti. öksürmeye başladı, boğulur gibiydi ki ağzından yuttuğu sular cıktı, oldukça fazlaydı ama bir nefeste alınabilecek kadar da azdı. Bulunduğum bu gezegenin en belirgin özelliği havasının bu görünmez yapısıydı. Orada yaşayanlar vardı. Bunu biliyor olmalıydılar. Bu farklı nefes alma tekniği, insanlara değişik bir ruh halini de beraberinde getirmiş gibiydi. Az konuşup çok gülümsüyorlardı. Hareket alanları daha geniş ve esnekti. Yeşil ovalar vardı kenarında uçurumlar olan. Bu uçurumlar bildiğimiz gibi korkutucu değildi, sanirim düşme korkusu olmadığındandı. Insanlar bu boşluklara kendini bırakıp, uçarcasına ve sakince eğleniyorlardi. Ben gezegenin kenarına yürürken gördüm onları. Hava su'dan oluştuğundan düşmek mümkün değildi.Mir'le güzel bir manzara vardı bulduğumuz. Ince bir patika, ancak iki kişi yanyana rahatça yürürdü. Sağ tarafi gezegenin kendisi, sol tarafi ise evren'in kendisi..oturup ayaklarini sallandırarak diger gezegenlere bakmak ve yan tarafta güneş'in henüz batmakta olduğu doğu kıyısında insanların havadaki bedenlerini görmek mümkündü. Bir öğleden sonraydı, insanlar bu bölgeye havanın yoğunluğunu hissetmeye gelirlermiş gibi, aynı havada adımlar atmak çok hoşlarına gidermiş gibi..biz de o havaya sallandırdığımız ayaklarımızla, evren'e bakarken, alacakaranlık oldu. Renkler çok yumuşak ve huzur vericiydi.

Gece karanligi çökmeden eve varmış ve akşam icin hazirlanan çorbamızı içtikten sonra erkenden yatmiştik. Her sabah olduğu gibi bu sabahta köyün en genç keçilerinden toplanan sütlerle hazırlanan yulaf ezmemizi ve taze meyvelerimizi yedik. Bugün çobanlık sırası bizim evdeydi. Kendi keçilerimizi önümüze kattıktan sonra komşu evlere yöneldik. Mir köyümüze geleli bir kaç gün olmuştu ama o da çoktan alışmıştı adetlerimize. Keçilerle zaman geçirmek onun için çok yeniydi. Dünya’da artık insanlar hayvanlarla çok az vakit geçiriyor, ya da onları kendi yaşam alanlarına sıkıştırıp, bir nevi evcilleştiriyorlar. Balıklar akvaryumlarda, kediler evlerde en rahat kanepelerin üzerinde, köpekler kapı eşiklerinde, kuşlar kafeslerinde, insanlarla iç içe yaşıyorlar. Burada, Tilos Köyünde işler biraz daha farklı. Biz hayvanları ve doğayı belli alanlara hapsetmeden yaşıyoruz. Tarlalarımızın sınırı yok, hayvanlarımız için ahırlar yapmıyoruz. Herkesin evinin yakınlarında, onlara yakın yaşamayı tercih eden hayvanlar var. Kimilerinin keçileri, koyunları, atları, eşşekleri, tavukları, hatta bazılarının evinin yakınında fareler var. Kediler genellikle gezgin oluyor. Yerleşik bir evleri yok, her gün bir evde yiyor, akşamları ise avlanıyorlar. Bizim evin yakınlarında daha çok keçiler kalıyor. Aslında bir gün çıkıp gelen keçi ve yavrusu ile başladı bizim keçilerle yakınlaşmamız. Sıcak bir yaz günüydü. Anne keçi çok susamış olmalıydı ki evin yanındaki çeşmenin altında biriken sudan içmek için usulca yaklaştığını gördüm mutfağın penceresinden. Ses çıkartmadan onları izliyordum. Yavrusu henüz bir haftalık ancak vardı. Çok ufaktı. Su içmeyi pek beceremiyordu henüz. Olduğum yerde usulca gülümsememe sebep olacak kadar komik şekilde burnunu suya daldırıp hızla çekiyordu geri. Sonunda hapşurup uzaklaştı sudan. Annesinin memesine yapıştığındaysa gayet ustaca bir kaç darbeyle çekti memeden bütün sütü. Öğle sıcağı bastırmıştı, çeşmenin az ilerisindeki çınar ağacının altına yöneldiler anne keçiyle kızı. Evet arkadan kız olduğu anlaşılıyordu. Birden zıplamaya başladı küçük keçicik. Zıplaya zıplaya çınarın gövdesideki en uygun ve rahat kovuğa yerleştirdi kendini, anne keçi de yavrusuna yakın bir yere yerleştikten sonra, uykuya daldılar. O gün küçük keçinin adını “zıpzıp” koyduk. Annesinin adını ise “sultan”. Böylece başladı keçilerle olan arkadaşlığımız. O gün uyandıklarında onları bir süpriz bekliyordu.  Çınarın dibine yerleştirilmiş ahşap bir yemliğin içerisinde arpa, yulaf ve mısır karışımı bir ziyafet. Afiyetle süprizi mideye indirdikten sonra, çınarların arasından çam ormanına uzanan patikayı yürüyüp ormana girdiler. Orman onlar için vazgeçilmez bir yer olmalı. Bunu zamanla anlayacaktım. Onlarla olan arkadaşlığımız ilerledikçe, birlikte daha sık vakit geçirmeye, onların yaşam alanlarını daha iyi tanımaya başladım.  Sultan da zıpzıp da benim onlara ormanda eşlik etmeme ilk başlarda epeyce şaşırıyordu. Zıpzıp bebek olduğundan bu duruma çabuk alıştı, Sultan’ın alışması zaman aldı. Her çıkarttığım çıtırdıda biraz irkilip etrafına bakınıyor, çalıların arasından beni görünce biraz suratımı süzdükten sonra ilgisi yine yeşilliklere yöneliyordu. Bir süre sonra artık onların yakınında dolaşabilir olmuştum, benden ürkmüyorlardı, hatta evin yanındaki patikadan beraber ormana giriyorduk. Artık her akşam yatmaya bizim eve geliyorlar, sıcaklar bastırınca da ormana giriyorlardı. Bir yaz böylece geçti. O yaz sonu Sultan da Zıpzıp da ormanda karşılaştığı tekelerden hamile kalmışlar. İkisi de mart ayının ilk haftası doğurdu. Bu oğlaklar bizim evde doğan ilk oğlaklar oldu. Mart ayı baharın ilk ayıdır. Bizim gezegenin havasının farklı olduğundan bahsetmiştim. Su tanecikleri bahar aylarında çok yoğunlaşır. Sabahın erken saatlerinde hep yağmur yağar, öğleden sonra ise uzun saatlerce gökyüzünde asılı kalan gökkuşakları vardır. Öğleden sonra bulutlar çok yoğun olur ve gece şimşekler çakar. Yağmur sadece sabah erken saatlerde yağar bahar aylarında. Zıpzıp’ın iki oğlu oldu. Birinin adını “bulut”, diğerinin adını da “şimşek” koyduk. Bulut adına uygun olarak, çok hassas yapılı, elle tutulmayacak kadar narin ve bulut gibi gri-beyaz tonlarında idi. Şimşek ise toprak renginde, suratının ortasında beyaz bir şimşek izi vardı. Asi ruhlu ve çok insan canlısıydı. Kısa sürede bütün köy Zıpzıp’ı ve oğullarını konuşur oldu. Zıpzıp iyice serpilip, çok güzel bir keçi olmuştu, anne olmak ona çok yakışmıştı. Oğulları da hızla büyüyüp yakışıklı birer teke olarak serpilmeye başlamışlardı. 
Mayıs ayının başıydı, papatyalar açmış, aynı safa çiçekleri tarlaları turuncuya boyamıştı. Nergis ve fulya kokuları eşliğinde batı yamacından köyün olduğu vadiye iniyordum. Akşam üzeri olmak üzereydi. Güneş karşımdan doğu yamacından batıyordu. Günün solan ışıkları heryeri turuncuya boyamıştı. Güneyde pıtırcık sahilini ve engin denizi görüyordum. Köye yaklıştıkça bizim evin yakınlarındaki kalabalığı fark ettim. İnsanlar telaşlı telaşlı konuşuyordu. Yaklaştıkça keçilerin avaz avaza bağırdığını duydum “meeeee, meeee...” Neler oluyordu? Telaşla koşmaya başladım. Eve vardığımda yabancı bir keçinin çeşmenin yanındaki çınarın önüne kurulmuş olduğunu gördüm. Bu erkek bir keçiydi, yani teke. Kocaman boynuzları ve uzun sakalı vardı. Bembeyaz ve çok büyüktü. Bulut da şimşek de avazı çıktığı kadar bağırıyor ve büyük tekeyi uzaklaştırmak istiyorlardı. İnsanlar merakla konuşup, ne yapmaları gerektiğini tartışıyorlardı. Bu duruma müdahale etmeli miydiler, yoksa onları kendi hallerine mi bırakmalıydılar. Bu sırada Zıpzıp da arada bir bağırıyor, adeta oğullarına destek oluyordu. Belli ki bizim oğlanlar başka bir erkek keçiyi etrafta görmekten pek hoşnut olmamışlardı. Komşulara artık evlerine gitmelerinin daha iyi olacağını söyleyip, bu durumla ilgilendikleri için onlara teşekkür ettikten sonra, ben de akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa yöneldim.
Şimşek arkamdan bana seslenircesine usulca mee’ledi. Dönüp ona göz kırptım ve bu durumu kendisinin halletmesi gerektiğini belli edercesine misafir teke’yi işsaret ettim. Yüzümde bir gülümseme ile ekmeklerin ve peynirlerin olduğu kilere yöneldim. Burcu burcu kokan sac ekmekleri Zıpzıp’ın sütünden yaptığımız peynirlerin mayalı kokusu ile karışan bu kilere her girişimde içimi bir neşe kaplar. Ben yemekleri hazırlarken dışarıdaki mücadelenin yerini cırcır böceklerinin süslediği bir sessizliğe bıraktığını fark ettim. Akşam olmuş yıldızların süslediği yeni ay gökyüzünde narince salınmaya başlamıştı. 

Ertesi sabah erkenden kalkıp sütü sağdıktan sonra ev işlerine koyuldum. O gün evde çok işim vardı. Bahçeden topladığımız biberleri kurutmak için hazırlık yapmam gerekiyordu. Patlıcanları da kurutulmak üzere dilimlere ayıracaktım. Yavaş yavaş kış hazırlıklarımız başlamıştı. O gün keçilerle ormana yürümemeye karar verdim. Öğlen saati geldiğinde keçiler hareketlenip, ormana yürümek için ayaklandılar. Bir süre çınarın altında beni beklediler, dışarı çıkıp bugün onlarla gelmeyeceğimi, çok işim olduğunu söyledim. Zıpzıp ve Bulut durumu kabullenip yürümeye başladılar, Şimşek hala çınarın altında bekliyor ve bana sesleniyordu. Yanına gidip, durumu bir kez daha kendisine fısıldadım, ve boynuzlarının arasından alınına güzel bir öpücük kondurdum. Ayağa kalkıp yürümesini bekledim, fakat gitmeye pek niyeti yok gibiydi. Şimşek’le patikanın sonuna, ormanın girişine kadar yürümeye karar verdim. Ormanın girişine vardığımızda az ileride bir çalının hareket ettiğini gördüm. Bulut ya da Zıpzıp yemek yiyor olmalıydılar. Bir süre daha bekleyince, çalının arkasından büyük beyaz bir teke göründü, kocaman boynuzları vardı. Evet! Bu dün bizim evin önüne gelen teke idi. Merakla Bulut ve Zıpzıp’ın nerelerde olduğuna bakınmaya başladım. Evdeki işlerim biraz daha bekleyebilirdi. Çam ağaçlarının ve piynar çalılarının kapladığı ormanda bizim keçileri aramaya koyuldum. Beyaz teke’nin az ilerisinde Zıpzıp’ı gördüm. Usulca bir çalının arkasına gizlenip izlemeye başladım. Şimşek de durumun şaşkınlığı ile yanımda kıpırdamadan durup, annesinin olduğu yere bakıyordu. Bir süre sonra beyaz teke Zıpzıp’ın olduğu tarafa yöneldi. Zıpzıp kaçmadan bekliyordu. O sırada Bulut’da yanımıza geldi ve o da bizimle izlemeye başladı. Kısa bir süre sonra Zıpzıp’la beyaz teke sevişmeye başladılar. Hepimiz hayretler içerisinde bakakaldık. Ben o an beyaz teke’nin Bulut ve Şimşek’in babası olduğunu anlayıp kıskıs gülmeye başladım. Bir teke’ye bakıyor bir de yanımda durumu hayretler içerisinde izleyen Bulut’la Şimsek’e bakıp gülüyordum. Onlarsa şaşkın, duruma anlam veremeden annelerini izliyorlardı. Ben usulca, çalının arkasındaki patikadan evin yolunu tuttum, ne de olsa merak edecek bir şey kalmamıştı. Bulut’u ve Şimşek’i de orada bırakıp, evdeki işlerimin başına döndüm.
Akşam olmak üzereydi, günün yorgunluğunu atmak için, yakındaki dereye yüzmeye gittim. Eve döndüğümde keçiler gelmiş olur diye düşünüyordum. Eve vardığımda neredeyse karanlık olmuştu, fakat keçiler henüz dönmemişti. Meraklanmaya başladım. Bütün gece gelmelerini bekledim ama gelmediler. Sabahın ilk ışıkları ile uyanıp, merakla çınarın altına koştum. Kimsecikler yoktu. Gece de gelmemişlerdi belli ki, yemek kapları dolu duruyordu. Ormana gidip onları aramaya karar verdim. Sabahın erken saatlerinde ormanın serinliği çok güzeldir. Gece inen çiğ taneleri ile etrafı taze çam kokusu kaplar. Önceki gün onları bıraktığım yere vardığımda, beyaz teke, zıpzıp, bulut ve şimşeği bir çam’ın altında uyurken buldum. Çok güzel görünüyorlardı. Bastığım bir daldan çıkan çıtırtıyla Şimşek uyandı ve koşarak yanıma geldi. Beraber bir süre oturduk, öpüştük. O gün onlardan ayrılma vaktimin geldiğini anladım. Artık ormanda yeni bir aile olarak yaşayacaklardı. Eve doğru dönüş yoluna koyuldum, şimşek bir süre arkamdan geldiyse de patikanın başından geri döndü. Artık evimizin misafiri olarak sadece sultan keçi kalmıştı. Sultanın da bir kızı ve bir oğlu olmuştu. Onların isimlerini ve hikayelerini başka bir zaman anlatırım. Şimdi artık kış hazırlıklarına dönmem gerekiyor. Yakında kış gelecek. Bizim burda havanın yoğunluğundan bahsetmiştim size. Burda kışlar çok buzlu geçer. Bazı günler evden dışarı çıkmak mümkün olmaz. Havadaki su tanecikleri donduğu zaman nefes almak çok zorlaşır. Sobalarla ısıttığımız evlerimizde oturmayı tercih ederiz. Bir tek öğle saatlerinde güneş yüzünü gösterdiğinde hava açar. Hayvanlar kış aylarını deniz kenarındaki ormanlarda geçirirler. Deniz seviyesindeki bu ormanlarda yükseklere göre hava çok daha yumuşaktır. Belki baharın ilk ışıkları ile beraber şimşek’i tekrar görebiliriz. 

 

2012

 

 

İLETİŞİM

© 2017 TANGALA KEÇİ ÇİFTLİĞİ